
1.Bölüm
Doğal taş sektörü olarak sabit kur politikası uygulanmaya başladıktan sonra ocaklar, fabrikalar, küçük ve orta ölçekli tüm işletmeler zarar etmeye devam etti. Öyle ki çalıştıkça üretiyor, ürettikçe batıyorduk. Bir mum misali ışık verdikçe eriyor ve yok oluyorduk.
Dünyada düzenlenen hangi fuara, hangi ülkeye gitsek elimiz boş döndü. Bu fuarlarda yaptığımız ikili görüşmeler ve röportajlarda bunları görebilirsiniz. Son bir gayret, son bir enerjiyle fuarlarda nefes tükettik; fuarlarda kurduğumuz hayallerimiz boşa çıktı. Yani rüya sona erdi. Dibe inmeye devam ediyoruz; dibe inebildik mi, hayır, hâlâ dibe inemedik. Dibe insek ayaklarımız yere basıp yukarı çıkacağız ama dibe inmemize bile izin verilmiyor. Adeta işkence, adeta can çekişiyoruz. Dünyadaki savaşlar, dünyadaki ekonomik politikalar bir tarafa; savaşan ülkelerin ekonomisinden daha kötü bir ekonomik politikayla mücadele etmek zorunda kaldık.
Ülkemizdeki yüksek faiz politikası finansa ulaşımı imkânsız kılarken, yanlış uygulanan politikalar ile birlikte bürokrasinin üzerimize karasaban misali çullanması da bizi yalnızlığa ittiği gibi sivil toplum örgütlerimizin bu bürokratlardan korkmaları da yükümüzü artırmaktadır. Çünkü sektörü savunmak için göreve talip olan birçok sivil toplum örgüt başkanının bu bürokratları şımarttığına, hatta “Perde arkasında siz haklısınız.” dediklerini acı içinde izlemekteyim.
Tabii ki bu hal böyleyken fırsatı kaçırmayan bürokrasi; kanun ve genelgeleri oy birliğiyle çıkararak, sektör paydaşlarını da “Nasılsa razı ettik.” diyerek maden ve mermercileri dudaklarından çıkacak iki kelimeye muhtaç hâle döndürdüler.
Peki bu durumda iş insanları ne yaptı?
İnanın hiçbir şey yapamadık. Tabiri caizse; Beni affedin, kullanılacak başka kelime bulamadım. iş insanlarımızın maymuna çevrilmesini izledik.
Bürokrasinin iş insanının cebindekine gözü olduğuna şahitlik ettik. “Kaşının üstünde gözün var” noktasına getirdik, hiçbir savunmamız kalmadı.
Çalışanımız patronumuz oldu, bize hizmet için var olan devlet memurlarımız başımıza komutan oldu. Hoş, komutan olsalar iyi; Bir de birbirlerinin yaptıklarını beğenmiyorlar. Yazboz tahtası gibi birinin yaptırdığını öbürü yıktırıyor. Peki, yapalım yapmasına da birini yaparken diğerinin yıkılmasının maliyetini kimse sormuyor. Milli servetler uçup gidiyor.
Memurun umurunda mı peki bu durum? Bence değil; memurlar artık günü kurtarma peşinde. Memuru denetleyen de yok, sorgulayan da yok; yanlış yapsa da cezalandıran da yok. Kelle kesen Kör Hasan misali.
Mesela orman bedelleri, devlet hakları artık ödenemez oldu; eskiden kör veya topal ödeniyordu. Ne oldu şimdi? Olanı söyleyeyim: Sektör el birliği ile havlu attı. Bunda herkesin vebali var. Eskiden devletin kasasına giren ödenekler artık yok. Sorgulayan varmı elbetteki yok.
Peki, bu hâle kim getirdi? Bu hâle kendi mi geldi? Herkes sorumlu ama herkes. Doğru bildiğini söylemeyenler de sorumlu, sektörü temsil edip de ikili oynayanlar da sorumlu. Ben de sorumluyum, sektör de sorumlu. Sigorta, istihdam, vergiler ve ek vergiler, enerji, akaryakıt, maliyet artışları nefes aldırmaz hâle geldi.
Duyuyorsunuzdur; Birçok firma batıyor, çekleri yazılıyor, hatta kimseye haber vermeden kapılarına kilit vuruyorlar. Kimileri de konkordato ilan ederek çözüm aramaya gidiyorlar.
Uluslararası piyasalarda ise 50 yıldır oluşturmaya çalıştığımız prestij ve markalaşma çalışmalarımız avcumuzdan sabun kalıbı gibi kayıp gidiyor. MİLLİ MARKALARIMIZ YARA ALIYOR. Biliyorlar ki böyle giderse bu yolun sonu çıkmaz sokak. Üretirken batıyor; evet yanlış duymadınız, üretirken batan başka bir sektör, başka bir pazar olduğunu düşünmüyoruz. Eğer ilgili ve yetkililer ilgili ve gerekli tedbirleri almazlarsa, sivil toplum örgütleri üzerlerindeki ölü toprağını atmazlarsa, kişisel menfaatleri değil toplumsal menfaatleri gözetmezlerse bu gidiş onları da çökertecektir; kendileri hesap veremez hâlde tarihteki yerlerini alacaklardır.
Çünkü canı yananlar bugün sessiz olsalar da yarın ilk yapacakları iş, bu sivil toplum örgütlerinde görev verdikleri kişilere karşı haykırmak olacaktır. “Biz batarken siz neredeydiniz?” diye soracaktır. O yüzden sektördeki toplum paydaşlarının artık “Bıçağın kemiğe dayandığını” anlatmaları ve ortak hareket platformları oluşturmaları şarttır. “Sen-ben” kavgaları yüzünden vakit kaybetmemelidirler.
Bu çalışmaları yaparken de suyu sütten ayırmaları şarttır. Altıncının, kromcunun, bakırcının ve doğal taş sektörünün sorunlarını bir sarraf ustalığı ile ayırarak dile getirmelidirler.
Ben önce sektörün derdiyle dertlenenlerdenim. Elbette ki diğer madenler de bizim, elbette ki diğer sektörler de bizim ama velakin onlar müşteri portföyünde değil, bizler müşteri peşinde koşan bir sektörüz. Çıkarılan altının, kömürün, kromun kimin alacağı endişesi taşımayan madenciyle, müşteri peşinde koşan ve her iki ayda değişen modaya, değişen kanunlara ayak uydurmaya çalışan mermerciler bir değildir.
ALİ – CENGİZ OYUNLARIYLA Çıkarılan madenlerin pazarı, hazırken doğal taş sektörünün arkasına sığınarak. Bunların tellallığını yapan, kendisine şahsi alan açmaya çalışarak, derviş elbisesi giyerek, sureti haktan gözükmeye çalışanları da, sektör ve tarih affetmeyecektir.
Biz bu yazıları yazarken bedava yazmıyoruz; sektörde geziyoruz, sahaya iniyoruz. Büyüğünden küçüğüne kadar mermer ocaklarında geziyoruz. İriyi de diriyi de ziyaret ediyoruz. Ölüyü görüyor, sağı da dinliyor ve hissetmeye çalışıyoruz. Seslerini duyurmaya, acılarını paylaşmaya çalışıyoruz.
Gözler görmüyorsa, kulaklar tıkalıysa, görmek de bilmek de istemiyorlarsa da, dilleri söylemiyorsa da artık bizden vebal gitmiştir.
Samimiyetimle bir şey söylemek istiyorum. Bazı kesimlerin haksızlık etmeyeyim, bazı kişilerin demek daha doğru olacak bizlere mobbing uygulamasına rağmen sektörün bizlere ısrarla sahip çıktığını görmekteyim. Üzerimizdeki baskı ve basınç ne kadar artarsa biz o kadar kuvvetlendik. Bu yüzden Turkuaz gazetemize ve ekibimize sahip çıkan, turlarımızda bizlere sponsor olan, reklamlarıyla destek olan, reklam vermese de hayır dualarıyla hep yanımızda olan tüm sektör paydaşlarımıza teşekkürü bir borç biliriz.
SAHAYA İNDİK
Herkesin kabuğuna çekildiği, sektörün havlu attığı bir dönemde Turkuaz var gücüyle bu olumsuzlukları duyurmak ve çözüm bulmak adına tura çıktı. İsterseniz bu turdan size bahsetmek istiyorum. Öncelikli olarak bir dostum beni uyardı: “Sektörden kazandığını sektöre harca, harcadıkların boşa gitmez, bu sektör sana yeter.” dedi. Doğru söylüyordu; 30 yıllık bir birikimle sektörün bu zor gününde ben de üzerime düşeni yapmalıydım. Allah bu dostumdan da sektörden de razı olsun. Tura çıkmak için planlamamı yaptım. Tur nereden başladı?
Turumuz hayırlı bir adımla başladı. Hepinizin bildiği Demirel ailesinden Adnan Demirel ve Şuayip Demirel’e olan ziyaretten sonra başlayacak. Adnan abiyi ziyaret ettiğimde hac farizasını yerine getirmek için ağabeyi Şuayip Demirel ve yarenleriyle helalleşme durumundaydı. Fikrimi paylaştım, “Tura çıkıyorum.” dedim. Onlar da “Senin önün açık olsun.” dediler. Adnan abi kutsal topraklara yola çıktı, biz de sektörle buluşmak için yola çıktık. Yola çıkmadan iki kalem ziyarette daha bulundum.
Afyonkarahisar Mermerciler Derneği Başkanı Remzi Özcan‘la ve Ege İhracatçı Birlikleri Başkan Yardımcısı İbrahim Altınpınar ile bir dizi görüşme yaptım.
Sonra ilk güzergâh olarak Denizli’yi ziyaret ettim. Mehmet Çelikkol, Selahattin Özçınar, Barza Makine, Zimek Makine’yi ziyaret ettim.
Hüseyin Sarı kardeşim fabrikayı gezdirdi; ziyadesiyle gördüklerimden etkilendim ve hoşuma gitti. Çok yakında Hüseyin Sarı ve Mehmet Sarı‘nın sektöre olan sürprizini açıklayacaklar. Onlar açıklamadan benim açıklamam şık olmaz, bekleyelim bakalım sektöre olan sürpriz neymiş. Ekizoğlu Makine’yi ve DOTEK Başkanı olan Zeynep Hanım’ı da ziyaret etmek istedik ama fabrikasından ayrıldığı için konuşamadık, bir sonraya bıraktık.
Denizli’ye gidilir de Adnan Hoca’ya uğranmaz mı?
Aklınıza kötü şeyler getirmeyin, bizim ne şıhlarla ne de müritlerle işimiz olmaz.
Adnan Hoca dediğim, magazin medyasındaki Adnan Hoca değil.
Hidrobarsan Makine’nin kurucusu ve yönetim kurulu başkanı, aynı zamanda da sektörümüzün makine konusundaki hocalarından bir tanesi olan Adnan Kaçar öğretmenimizi ziyaret ettim. Son günlerde yaptığı makinelerle uluslararası piyasaların aranan ismi olan Adnan hocamla tatlı bir sohbet ettik.
Fabrikasını gezdik; tertip, düzen ve intizamına şahitlik ettik. Adnan hocam bize bir sürpriz hazırlamış: Gün sonunda gazeteci bir meslektaşımızın açtığı mekâna götürerek bize güzel bir müzik eşliğinde meslektaşımızla buluşma imkânı sağladı. Bu güzel akşamın etkilediği kadar asıl Adnan hocamın fabrikasındaki nizam, intizam, çalışana değer ve ürettiği makinelerin uluslararası piyasalarda rağbet görmesi bizi daha çok memnun etti.
Kapanan onca makine firmasına rağmen işini iyi yaparak savaşan bu firmaları da takdir etmeden geçemeyeceğim. İyi ki varsın Adnan hocam, Allah müritlerini değil ama sayınızı artırsın. Turumuzun birinci bölümünü burada kesmek zorundayım çünkü bana ayrılan köşede ancak bu kadarını verebiliyorum.
Yazımızın ve turumuzun ikinci bölümünde Antalya, Muğla, Balıkesir, Bursa ve İstanbul ile Kütahya, Eskişehir; oradan da başkentimiz Ankara var. İlgiyle izleyeceğiniz ve takip edeceğiniz konu ve konuklarla sektörümüze olan inancımız ve moralimiz devam etmektedir.Her şeye rağmen hayatta ve ayakta hep birlikte kalacağız.
Bizlere destek ve sponsorluklarını esirgemeyen dostlarımıza bir kez daha teşekkür ediyorum. Bu ayki yazımın ikinci bölümünde buluşmak dileğiyle hepinize hoşça kalın, dostça kalın diyorum.



















